Klasik Yayınları, yayıncılığımızın belki de en eksik kaldığı alanlarından birine ilişkin iki önemli kitap yayımladı. Arkasının gelmesini dilediğim bu kitapların önemi, genellikle çok az şey bildiğimiz Arap sorununa, 'Birinci Paylaşım Savaşı'nın Arap coğrafyasında nasıl yaşandığına ve tabii Osmanlı'nın Arap bilincinde nasıl şekillendiğine dair açılımlarıdır.
Dönemin iki önemli şahsiyeti olan Emir Şekib Arslan ve Selim Ali Selam'ın anıları kuşkusuz anı kitaplarına özgü öznellikler içeriyor. Dolayısıyla sorgulanarak, diğer kaynaklarla kıyaslanarak okunması gerek. Bununla birlikte bu durum, döneme ilişkin önemli iki tanıklıkla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Özellikle milliyetçi önyargılarla çılgınlığa sürüklendiğimiz şu günlerde, geçmişe bir de Arapların gözüyle bakmanın, milliyetçi kışkırtma ve manipülasyonların geçmişte bizi sürüklediği felaketlerle yüzleşmenin önemi büyük. Geçmiş içinde kendilerini anlatmak ve aklamak işleviyle kaleme alınmış olsa da, Arslan ve Selam'ın anıları, Türk kamuoyunda yerleşik Arap karşıtı hassasiyetin ne denli üretilmiş bir hassasiyet olduğunu göstermesi anlamında da büyük önem taşıyor.
Teşkilat-ı Mahsusa mensubu
İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları isimli birinci kitap, Dürzi prensi Şekib Arslan'ın. Ancak Arslan'ın önemi, bir Arap olmanın ötesinde İttihat ve Tarakki'nin yöneticilerinden biri ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın üyesi olması. Arslan'ın anılarını, bir Arap aydınından çok, Osmanlı muktediri bir Arabın değerlendirmeleri olarak görmek gerek. Nitekim Arap aydınlarınca 'İttihatçıların adamı' olarak görülen, Arap davasına 'ihanetle' suçlanan bir şahsiyet Arslan.
Arapların ulusal uyanışına karşı olan Arslan'ın Cemal Paşa'ya muhalefeti de, bir Arap tepkisi değil, Cemiyet'in içinde çokça örneği olan farklı çıkarların tepkisi olarak değerlendirilmeli. Nitekim Cemal'in Araplara yönelik şiddet politikasını, 'Türklerle Araplar arasında nefret tohumları atacağı ve devlete zarar vereceği' gerekçesiyle eleştirirken, aynı politikanın diğer iki muktediri Enver ve Talat'la özdeşliğini sürdürür Şekib Arslan. İngilizleri, Arap gençlerini 'Abbasiler veya Emeviler gibi bir Arap devletini yeniden kurabileceklerine' inandırdıkları için kınar. Dahası Arap milliyetçiliğinin uluslararası meşruiyet elde etmesinde çok önemli bir eşik olan Paris Arap Kongresi'ne (18 Haziran 1913), 'Osmanlı birliği ve Müslümanların çıkarına ters olduğu', 'devletin itibarını zedelediği' (s. 65) gerekçeleriyle karşı çıkar. Kongre'nin etkinliğini kırmak için Araplar arasında örgütleme yapar. İşte bu keskin İttihatçı kimliğiyle Onun, Cemal Paşa'yı, 'Osmanlı devleti ve İslam Aleminin başına gelmiş en büyük felaketlerden biri' (s. 101) olarak görmesi, 'Suriye'deki Arap bağlarını zorbalık, cinayet ve sürgünle yok edebileceğini sanmakla, halkı Türkleştirmeyi bir yöntem olarak uygulamakla' (s. 137) suçlaması tarihsel önem taşır.
Şekib Arslan, tarafsız kalınması hâlinde İtilaf devletlerinin Osmanlının bağımsızlığını tanımayacakları önyargısı üzerinden gerekçelendirilen, İttihatçıların Alman ittifakıyla savaşa girme politikasının temsilcilerinden biridir (s.76). Onun bu süreçteki bir özelliği de Alman konsolosuyla özel ilişkileri ve bu bağlamda İttihatçıların Almanlarla görüşmecisi, daha da önemlisi Almanların İttihatçılar arasındaki kulisçisi olmasıdır! Korkunç yenilgi ve İttihatçı yoldaşlarının katli sonrasında kaleme aldığı anılarında karşı görüşlere yer verse de, Almancı ve savaşçı görüşünü sürdürür.
Arslan, İttihatçı kimliğini 1923 gibi oldukça geç bir döneme, yani Ankara'nın ümmet bilinci ve Arap dünyası ile bağlarını koparıp kendini ulusal bir devlet olarak kurmasına kadar korur. Ancak İttihatçılık ve Osmanlıcılık açısından her şeyin bitmesinden sonradır ki Arslan'ın, tam bir paradoks olarak, 'Arap Birliği' misyonuyla siyaset yaptığını görüyoruz. Anılarını kaleme aldığı dönem Osmanlının artık tarihe gömüldüğü, yerine kurulan Cumhuriyet tarafından da reddedildiği bir dönem. Bu durum onun geçmişini, geçmiş duruşundan farkla Arap çıkarlarına ihanet etmediği ekseninde kaleme almasını sağlar. Burada gördüğümüz, kendi konumlarına kılıf oluşturmak şeklinde, neredeyse tüm İttihatçı önderlerde gördüğümüz tipik bir refleks. İktidara alışmışın, iktidarsız duramayanın gereksinimine zemin arayışıyla karşı karşıyayız adeta... Bu bağlamda nasıl ki Talat Türklüğe bağlılığını ispatlama gayretkeşliğine giriyorsa, Ş. Arslan da, Araplara yönelik devlet terörüne karşı çıktığı ve muhbir olmadığını ispatlamayla çalışır. Öyle ki sözün yetmediği yerde, hakkındaki ('iftira' dediği) Arap yargısına karşı şahit olarak 'Allah ve melekleri' gösterir!
Tipik bir Arap aydını
Selim Ali Selam'ın Beyrut Şehremininin Anıları adıyla yayımlanan kitabı daha da önemli kılan özellik, bütünüyle bir Arap aydınının görüşlerini yansıtmasıdır. Selim A. Selam, Lübnan'ın önemli bir Arap eşrafı ve Osmanlı Meclis-i Mebusan üyesi olarak Osmanlı ıslahatı ve Arap ademi merkeziyetçilik talebinin sözcülerinden biridir. Onun bir diğer önemi de, Osmanlıya karşı hak mücadelesinde Fransız-İngiliz çıkarlarına bulaşmamış olmasıdır. Osmanlının onu Hac Emirliği ile angaje etme çabasına karşı çıktığı gibi siyasi hayatında İttihatçılığa da bulaşmaz. Dönemin yükselen değeri olan milliyetçilik bağlamında Arap haklarını savunur. Diğer yandan Selam'ın milliyetçiliği din eksenli olmayıp, farklı halk toplulukları arasında eşitliği savunur. Yani çağdaş değerlerle uyumlu bir çizgiye sahiptir. Meclis üyeliğini Arap halkın haklarını kazanmak için kullanan Selam, çözümü Osmanlı çatısı altında ama eşit haklılıkta görür. Özetle demokratikleşen bir Osmanlı yenilenmesinin temsilcilerindendir. Osmanlının savaş felaketine katılımına karşı çıkar. Cemal Paşa'nın gazabını çok küçük bedellerle atlatır. Savaş sürecinde giderek Şerif Hüseyin çizgisine yaklaşır, ama Onun Osmanlıdan tam kopuşu savaş sonuna sarkacaktır. Sonrasında da emperyalizme mesafelidir ve bu tavrı Fransa tarafından cezalandırılacaktır.
Selam, Paris Arap Kongresi'nin başkan vekillerinden biri ve Kongre kararlarını Fransa ve Osmanlı'ya bildiren sözcülerdendir. Gerçek bir ıslahat talep eden Kongre, Arapların siyasi haklarının tanınmasını, merkezi idareye katılımını, adem-i merkeziyetçi bir yönetim kurulmasını, Osmanlı Meclisinde Arapçanın tanınması ve Arap vilayetlerinde resmi dil olması gibi çözümler önerir. Bu Kongrenin bir diğer önemi de, sadece Arap sorunuyla yetinmeyip Ermenilerin adem-i merkeziyet taleplerine de destek vermesi, yani Osmanlının bir bütün olarak yenilenmesi talebidir. (s. 128)
Görüldüğü gibi kararlar makul olmanın ötesinde Osmanlının çağdaş dönüşümü ve birliğini öngörüyor. Dahası temsilciler, Fransa ile görüşmede, 'devletimizi kesinlikle değiştirmek istemiyoruz' (s. 129) diyen, Osmanlı ile görüşmede 'canlarını, mallarını ve evlatlarını yüce hilafet makamı için feda etme' (s. 25) iradesini yineleyen bir anlayışı savunuyor. İlginçtir Sultan da, Kongre'nin kararlarını onayladığını ve uygulayacağını söyler, bu amaçla İrade-i Seniyye çıkarır; benzeri sözler Sadrazam Said Halim Paşa ve Talat Paşa tarafından da yinelenir; ancak bu sözler uygulamaya geçilmez, giderek tam tersi gerçekleşir. Ne yazık ki Cumhuriyete de tevarüs eden bu İttihatçı akıl, Osmanlının bu son fırsatı değerlendirmesini engeller. Hakları tanımayan, demokratik reformları uygulamayan bu zihniyet, sanılanın aksine Osmanlının birliğini değil, tam tersine emperyalist istismarların toplumsal bir dayanak elde etmesini sağlar. Bu bağlamda Arapların içine girdiği ayrılıkçı eğilim, 'vatana ihanet', 'arkadan hançerleme' gibi yaklaşımları haklı çıkarmaz; tersine Osmanlı egemen aklının ulusal uyanış çağını ezerek atlatma hayal ve inadı, parçalanma ve yıkımı kaçınılmaz kılar.
Selam'ın anılarında da gözlediğimiz tablo, Balkan yenilgisi sonrasında İttihatçıların öncelikle gayri Müslimlere karşı dışlayıcı, göç ettirici bir politika izlemesi, vergileri artırması ve bunları toplayabilmek için baskı uygulamasıdır. Bu çerçevede Türkleştirme yanı sıra İslami taassubun arttırılması, Arap sorununun çözümü için hiçbirşey yapılmadığı koşullarda dağılmayı hızlandırmıştır. Üstelik İngiliz-Fransızlar yanı sıra yerli Hıristiyan nüfusa karşı İslam taassub arttırılırken izlenen Alman işbirlikçisi politika, Osmanlının Araplar nezdinde inandırıcılığını da ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle Sultanın cihatı, Şerif Hüseyin'in karşı cihatıyla etkisiz kılınmıştır..
Son söz olarak önyargıları kıran bu tür kitaplardan daha çok yayımlanmasını dileyelim.
|